826 gösterim
19,21 viral puan

İhsan Raif Hanım

Buruk bir hayattan bugüne kalan: Kimseye Etmem Şikayet
gaunt 19.01.2017 saat 23:58
  1. 1877'de Beyrut'ta dünyaya geldi. Nafıs ve Ziraat Nazırı Köse Mehmed Raif Paşa'nın kızıdır. Babasının görevi nedeniyle pek çok yer gezdi. Özel olarak müzik edebiyat ve Fransızca dersleri aldı.

    Küçük yaştan itibaren edebiyata ilgi duydu. Döneminin şairlerinden Rıza Tevfik etkisiyle halk şiiri tarzında şiirler yazdı. Şiirleri kadınsı, aşk dolu ve yoğun duygu içeriklidir. Şiirlerinden bazılarını kendisi çoğunu da diğer sanatçılar bestelemiştir.

    İhsan Raif Hanım'ın şiirlerinden bestelenmiş şarkılar günümüzde de dinlenmektedir. Nihavend makamında bestelenmiş 'Kimseye Etmem Şikayet' adlı eserin söz yazarıdır. Beste Kemani Serkis Efendi'ye aittir.

    Adı geçtiği anda dilimize dolanan bu şarkıda bir genç kızın acıları gizlidir. Büyük çekemezlikler, büyük iftiralar ve aile büyüklerinin karşısındaki çaresizlik... Gelin biraz da biz bakalım.



  2. Küçük İhsan babasının görevi dolayısıyla İstanbul'a taşındı. "O günler başka bir sema altında, tomurcuk güllerin açtığı, uçarı gönüllerin coştuğu hayal ülkesiydi" diye anlattığı ve "şiirin, musikinin, sanatın beslendiği edebiyat mekanı" olarak betimlediği Taş Konak günleri başladı.

    Bir gün Taş Konak'ta kardeşiyle çocuk odasında oynarken odanın kapısı ansızın açıldı ve tanımadığı bir adam girdi içeriye. Reji memuru Mehmet Ali'ydi. İhsan'ı kaçırmak için gelmişti. O gün çocukların çığlıklarından korkup kaçtıysa da bu çirkin ve basit görünen hareketi İhsan'ın babası Raif Paşa kafasında büyüttü. Tek hatası kapıyı açmak olsa da babası tüm olaydan İhsan'ı sorumlu tuttu. Ailenin adına sürülen lekenin temizlenmesi gerekirdi.

    Kimse orada bulunmaması gereken bu adamı içeri alanın kim olduğunu sorgulamamıştı. Sonradan olayların aslını öğrenen İhsan şöyle aktardı bizlere: “Kalfaların hasetliğinin temelinde kadim bir adetin yol açtığı çekememezlik duygusunun yattığını hain sırdaşım Gülru Cariye'nin anlattıklarından çıkardım: Mısır taşrasından olan Arap kalfalar İstanbul’a geldikten sonra İstanbul kadınlarının sünnet edilmediğini, o kâbusu yaşamadıklarını hayretle görmüşler; Mısır kadınlarının başına gelen bu gayri tabii halin onları diğer hemcinslerine karşı kıskandırdığını, ruh hallerini bozduğunu, ekseri evlenemeyip mesut olamamalarını buna bağladıklarını, evlenenlere karşı derin bir haset beslediklerini ima etmişti... Kalfalarımızın gülen yüzlerinin derinlerinde, meğer çocuk ruhlarına vurulan bir darbenin yarattığı menfi duygular ağının, belki kin ve acılar yumağının çöreklendiğini sonradan fark ettim. On üç yaşındaki bir çocuğun istikbalini karartan tuzağa ancak böyle talihsiz ruhlar destek olabilir.”


  3. İhsan içine düştüğü durumu şu sözlerle anlattı: "Babamın terazisinin şaştığını hiç görmedim ben. Onu Hazreti Ömer adaletinin timsali bilirdim. Benim istikbalimi tartarken adil olmadı o terazi. Mehmet Ali’yle nikâhlanmaktan başka çıkar yolum kalmadı. Günlerce gözyaşı döktüm, haftalarca yalvardım. Babacığım, masumum, bana kıyma, derslerimi tamamlayayım, yaşım küçük, beni yakma, dizlerine kapandım. Beni sevdiğim biriyle evlendir, telli duvaklı gelin et... ”

    İhsan'ın yakarışları karşılık bulamadı ve henüz 13 yaşındayken 24 yaşındaki Mehmet Ali'yle evlendirildi. Bu ani evliliğin ardından İzmir'e sürüldüler.

    Aradan neredeyse bir sene geçmişti ve o artık bir anneydi. O günleri şöyle anlatıyordu:“Evliliğimizin üçüncü ayında gittiğimiz Doktor Levi, ‘Müjde, bebeğiniz geliyor.’ dediğinde hem sevindim, hem üzüldüm. Bir ağladım, bir güldüm. Ne olurdu Rabbim bu müjdeyi Taş Konak’ta, ailemin arasında alsam, bu sevinci orada yaşasam, anneme babama torun haberini ellerini öperek versem! Yetim gibi, öksüz gibi çaresizdim işte... Eşimden görmediğim sevgi ve destek ümitlerimi kırsa da hayata direnme gücümü artırıyordu diyebilirim. 1 Temmuz 1891 günü oğlum Ahmet Hikmet’i kucağıma aldım. On dört yaşında anne oldum. Mehmet Ali oğlumuzun doğumuna çok sevindi. Hayatımızın meyvesine bakışı, sevinci, onun cevherindeki iyiliği gösteriyordu aslında. Fakat iyice anladım ki, Mehmet Ali elinde olmadan içkinin, nefsinin esiriydi. Her ne olursa olsun içki düşkünlüğünün ve kayıtsız yaşayışının, işe gidiyorum deyip birkaç gün eve uğramayışının, hayatımızın tadını, yuvamızın saadetini yok ettiği bir hakikatti. İzdivacın asude cenettini harlı cehannem gayyasına çeviriyordu. Genç kalbimin heveslerini her zaman kırar, aşk beklentimi hüsrana boğar, sonra kendini sokağa atar, mutluluğu yuvasında aramaz, işkence ederdi. ‘Seni kevser suyuna götürür, bir yudum içirmem’ dediğini nasıl unuturum! Kadehlerde içip dağıtacağına bana bir yudum aşkını verse, dünyanın dönüşü, hayatın akışı değişirdi... ”



  4. Daha sonraları İhsan Hanım, eşinin evli ve İstanbul'da bir çocuğunun olduğunu öğrendi. Aspasya, çocuğunun babasız büyümemesi için Mehmet Ali'yi yanına çağırıyordu. Buna rağmen evlilikleri devam etti ve bir çocukları daha oldu. Yine de Aspasya meselesini aklından çıkaramayan İhsan Hanım kendi deyişiyle sanatın vicdanında huzur bulmaya çalışıyordu. Bir sonbahar günü sıraladığı muhteşem dizeler o ruh halinin eseriydi.
    “Kimseye etmem şikâyet, ağlarım ben halime,
    Titrerim mücrim gibi, baktıkça istikbalime,
    Perde-i zulmet çekilmiş, korkarım ikbalime,
    Titrerim mücrim gibi, baktıkça istikbalime.”
    Ailesi kocasından ayrılmasına ancak 14 sene sonra izin verdi ve bu süre içinde 3 çocuk sahibi oldu. İkinci evliliği bir gün sürdü. Üçüncü evliliği ise Şahabettin Süleyman ileydi ve eşi ölene dek birliktelerdi. Bu sırada şiirleriyle kendini edebiyat dünyasından bir çevreye kabul ettirdi. Şahabettin Süleyman'ın ölümünün ardından bir Fransız ile evlendi. Bu fırtınalı hayat 1926'ya kadar sürdü. 49 yaşında hayatını kaybetti.

  • Şu an haberi okuyan: 1 kişi var
  • Facebook: 2 gösterim
  • Twitter: 1 gösterim

  • Toplam Viral: 30 gösterim
  • Toplam Seed: 43 gösterim
  • Toplam Direkt: 753 gösterim
  • Viral Puan: 19,21